AB-Hindistan STA Müzakereleri ve Türkiye
AB-Hindistan STA müzakereleri ve Türkiye - 19.01.2026
Avrupa Birliği ile Hindistan arasında 2022 yılında yeniden canlandırılan kapsamlı serbest ticaret anlaşması müzakereleri, 2025 yazında 12. turuna ulaşarak kritik bir aşamaya geldi. 7–11 Temmuz 2025 tarihlerinde Brüksel'de gerçekleştirilen son turda mallar, menşe kuralları, teknik engeller ve hizmetler başlıklarında yoğun pazarlıklar yürütüldü. Bu süreç yalnızca AB–Hindistan ticaret hattını değil, AB pazarına yüksek ölçüde bağımlı olan Türkiye'nin rekabet koşullarını da doğrudan etkileyecek bir eşik olarak değerlendiriliyor.
Anlaşmanın yürürlüğe girmesi halinde Hindistan menşeli ürünlerin AB'ye girişinde tarifelerin ve bazı ticari kısıtların azalması bekleniyor. Bu durum, AB ithalatçıları açısından Hint ürünlerini daha cazip bir fiyat bandına taşıyabilir. Zaten büyük bir hacme sahip olan AB–Hindistan ticareti 2024 yılında yaklaşık 120 milyar Euro seviyesinde gerçekleşmişti. Bu büyüklük, olası tarife indirimlerinin AB pazarında fiyat rekabetini kısa sürede sertleştirebileceğine işaret ediyor.
Türkiye'nin AB'ye ihracatında motorlu taşıtlar, makine ve elektrikli teçhizat gibi sanayi ürünleri öne çıkarken, aynı ürün grupları AB'nin Türkiye'ye ihracatında da ilk sıralarda yer alıyor. Hindistan ise tekstil, kimyasallar ve makine gibi alanlarda güçlü bir üretim kapasitesine sahip. Bu tablo, benzer ürünlerin benzer müşteri gruplarına ve benzer fiyat aralıklarında sunulduğu alanlarda Türkiye'nin pazar payının baskı altına girebileceğini gösteriyor.
AB pazarında marjların pek çok sektörde zaten daralmış olması, tarife avantajının etkisini daha da belirgin hale getiriyor. Aynı kalite bandında daha düşük fiyatla pazara giren ürünler, raf paylaşımını doğrudan etkileyebiliyor. Bu etkinin özellikle tekstil ve hazır giyim, deri ve ayakkabı, mücevher ile bazı metal ürünleri gibi emek yoğun ve fiyat duyarlılığı yüksek sektörlerde daha fazla hissedilmesi bekleniyor.
Türkiye açısından en yapısal risk, AB ile yürürlükte olan Gümrük Birliği'nin doğasından kaynaklanan asimetriden kaynaklanıyor. Türkiye, AB'nin serbest ticaret anlaşması imzaladığı ülkelerle sanayi tarifelerinde fiilen uyum baskısı altına girerken, aynı ülkelerin pazarlarına otomatik ve eşdeğer erişim sağlayamıyor. Bu durum, bir yandan AB pazarında rekabetin artmasına yol açarken, diğer yandan Türkiye iç pazarında ithalat baskısını artırıyor. Hindistan menşeli ürünlerin Türkiye'ye erişimi görece kolaylaşırken, Türk firmaları Hindistan pazarında benzer avantajları eşzamanlı olarak elde edemiyor.
Bu risk, Türkiye'nin AB'ye olan yüksek ticari bağımlılığı nedeniyle daha da önem kazanıyor. 2024 yılında Türkiye'nin toplam ihracatının yaklaşık yüzde 41'i AB'ye yapılırken, ithalatının yüzde 32,1'i AB kaynaklı gerçekleşti. AB pazarında yaşanacak her fiyat şoku, Türkiye'nin dış ticaret dengesi ve sektör istihdamı üzerinde zincirleme etkiler üretme potansiyeline sahip. Nitekim AB–Türkiye ticaret hacmi bu riskin teorik olmadığını ortaya koyuyor. AB'nin 2024'te Türkiye'den ithalatı 108,5 milyar dolar, Türkiye'ye ihracatı ise 110 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti. Bu büyüklükler, pazar payındaki küçük oranlı kayıpların bile milyarlarca dolarlık gelir etkileri doğurabileceğini gösteriyor.
Sektörel açıdan bakıldığında risklerin homojen olmadığı görülüyor. Tekstil ve hazır giyim, ev tekstili, deri ve ayakkabı, fiyat duyarlılığı yüksek kimyasal ürünler, mücevher ve bazı metal alt segmentleri daha yüksek risk altında bulunuyor. Otomotiv yan sanayi, elektrikli ev aletleri ve genel makine gibi orta teknoloji alanlar orta düzeyde risk taşırken, hızlı teslimat gerektiren işler, projeye özel veya özelleştirilmiş ürünler ile sertifikasyon ve standart uyumu yüksek NİŞ ürünler görece daha avantajlı bir konumda yer alıyor.
Bu noktada Türkiye'nin en önemli avantajı, AB'ye coğrafi yakınlığın sağladığı hız ve tedarik güvenilirliği olarak öne çıkıyor. AB'nin son dönemde güçlenen nearshoring ve tedarik çeşitlendirme arayışlarında Türkiye, doğru stratejilerle hız, uyum ve esneklik unsurlarını rekabet üstünlüğüne dönüştürebilir. Anlaşmanın yalnızca ticareti değil, yatırım kararlarını da etkileme potansiyeli bulunuyor. Tarife avantajlarının oluşması halinde, AB pazarına yönelik üretim yapan çok uluslu firmaların bazı ürün gruplarında Hindistan'ı daha cazip bir üretim üssü olarak değerlendirmesi olası görünüyor. Bu nedenle Türkiye'nin yatırım çekiciliğini koruması, maliyet rekabetinden ziyade teslimat süresi, kalite, regülasyon uyumu ve sürdürülebilirlik eksenlerinde güçlenmesine bağlı olacak.
Türkiye'nin bu yeni denge içinde pozisyonunu güçlendirebilmesi için hem politika hem de firma düzeyinde adımlar öne çıkıyor. Türkiye–Hindistan serbest ticaret anlaşması gündeminin hızlandırılması ve Gümrük Birliği'nin modernizasyonunun somut bir takvime bağlanması, asimetrilerin azaltılması açısından kritik görülüyor. Firma düzeyinde ise fiyat yarışına sıkışan ürünlerden farklılaşma stratejileriyle çıkmak, uzun vadeli tedarik ilişkilerini güçlendirmek ve katma değerli ürünlere yönelmek önem kazanıyor.
Sonuç olarak AB–Hindistan serbest ticaret anlaşması Türkiye için ciddi bir pazar payı riski barındırıyor. Ancak aynı zamanda sanayide yapısal dönüşümü hızlandırabilecek güçlü bir dış baskı mekanizması da oluşturuyor. Ölçeğin büyüdüğü, rekabetin sertleştiği ve zamanın daraldığı bu dönemde, veri temelli sektör önceliklendirmesiyle kaynakların en etkili alanlara yönlendirilmesi belirleyici olacak. Türkiye'nin AB pazarındaki konumunu koruyabilmesi, hız ve uyum avantajını katma değerle birleştirebildiği ölçüde mümkün görünüyor.